21 Mart 2009 Cumartesi
Tatilden önce diş sağlığı
Yaşlılıkta beslenme
YAŞLILIKTA BESLENME
Yaşlanma; yavaş gelişen, önlenemeyen ve gençliği yaşamanın bedeli olan doğal bir süreçtir. Yaşlanma süreci ve bu süreçte ortaya çıkan değişmeler tümüyle önlenemez; ancak geciktirilebilir ve hafifletilebilir.
Yaşlanma sürecini, yaşlanmayla oluşan değişiklikleri ve ömrü; genetik ve çevresel etmenler etkiler. Yaşlılıkta ortaya çıkan değişikliklerle ilgili sorunların bir bölümü yeterli ve dengeli beslenmeyle azaltılabilir ve geciktirilebilir. Gençlikte yaşlılığı da düşünerek beslenmenin, yaşlılıkta oluşabilecek sorunları geciktirici, hafifletici ya da önleyici etkisi olduğu bilinmektedir. Yaşam boyu yeterli ve dengeli beslenmenin, yaşlılıkta bazı sorunları azaltıcı rolü olduğu gibi, yaşam süresini etkilediği de söylenebilir.
Her dönemdeki beslenme şekli, bireyin sonraki dönemde genel durumunu etkiler. Bebelikte beslenmenin çocukluk çağına, çocukluk çağında beslenmenin gençlerin durumunu etkilemesi gibi; yaşlılar, her dönemdeki beslenme ve yaşam biçiminin etkilerini taşırlar. Bu yüzden bireyin içinde bulunduğu yaş grubunun özelliklerine göre beslenmesi, sonraki dönemlere hazırlık yönünden önemlidir.
Yaşlılık döneminde şu ilkelere dikkat edilmesinde yarar vardır:
1. Besin çeşitliliğine önem verilmelidir. Ana öğünlerde 4 temel besin grubunda yer alan besinlerin yeterli miktarlarda tüketilmesi sağlanmalıdır. Bu besinler;
□ Et grubu: Etler, kurubaklagiller ve yumurta
□ Süt grubu: Süt, yoğurt ve peynir
□ Tahıl grubu: Ekmek, pilav ve makarna gibi unlu, nişastalı besinler
□ Sebze ve meyve grubu: Tüm sebze ve meyveler
2. İdeal vücut ağırlığı korunmalıdır. Oluşabilecek sağlık problemlerini önlemek adına zayıflıktan ve şişmanlıktan kaçınmalıdır.
3. Öğün sayısı artırılarak her öğündeki yiyecek miktarı azaltılmalıdır. Böylelikle sindirim problemleri önlenir. 3 Ana 3 ara olmak üzere günde 6 öğün beslenme sağlanmalıdır. Başta kahvaltı olmak üzere asla öğün atlanmamalı, kahvaltı ve akşam yemeği mümkün olduğunca erken saatlerde bitirilmelidir.
4. Yaş ilerledikçe diyetteki toplam yağ miktarı azaltılmalıdır. Diyette doymuş yağ asitlerince zengin olan katı yağlar en alt düzeye indirilmeli, doymamış yağ asitlerini daha çok bulunduran bitkisel sıvı yağlar tercih edilmelidir. Yiyecekler haşlama, ızgara yapma, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri kullanılarak hazırlanmalıdır.
5. Vücuda yeterli miktarda su ve sıvı alınmalıdır. Suyun; yemek yenildikten sonra alınan besinlerin sindiriminden, metabolik atıklarının dışarı atılmasına kadar her aşamada çok önemli görevleri vardır.
18 Mart 2009 Çarşamba
Yemek Borusu Kasılması
Yemek Borusu Kasılması
Yemek borusu çeperi üzerinde bulunan daire şeklindeki kas tellerinin kasılması. Yemek borusu kasılması normal olarak yemek borusu çeperinin daralmasına yol açar. Bunun sonucunda yemek borusu az ya da çok ölçüde daralır. Yemek borusu kasılması, çeşitli yemek borusu çeperi hastalıkları esnasında görülür.
Bu hastalıklardan başlıcaları kanser, ülser ve yemek borusu yangılanmasıdır. Bunun yanısıra kafa içi yaraları da yemek borusu kasılmasını meydana getiren başlıca sebeplerden biridir. Bağırsak kurdu hastalıklarına tutulan küçük çocuklarda da yemek borusu kasılmasına tesadüf edilmektedir.
Bunlardan başka bir de birincil, idyopatik ya da esas yemek borusu kasılması adı verilen bir kasılma vardır. Bu tür bir kasılma hiç bir hastalık haline bağlı değildir. Yemek borusu kasılmasının sebebi ne olursa olsun yemek borusu çeperlerinde meydana gelen spazm şeklindeki kasılma krizleri çoğu kez kısa bir süre devam eder.
Tedavi güzel avrat otu ile kasılmayı giderici etkileri olan ilaçlar yardımı ile sağlanır. Bu ilaçlar sayesinde yemek borusunda bulunan yuvarlak kas tellerinin gevşetilmesi ile kasılma krizi geçiştirilir. Bunun yanı sıra yemek borusu kasılmasına yol açan temel hastalığın (kanser, ülser, bağırsak kurtları, yemek borusu yangılanması) da tedavisi gerekir.
Yağmurun Romatizmaya Etkisi
Yağmurun Romatizmaya Etkisi
Romatizma veya benzer eklem rahatsızlıkları olanlar hava şartları değiştiğinde kemiklerinde ve eklem yerlerinde ağrılarının arttığından şikayetçi olurlar. Hava durumundaki değişikliklerin bazı kronik hastalıkları etkilemesi 2400 yıl önce tıbbın babası Hipokrat’ın da ilgisini çekmiş ve bu konuda bazı çalışmalar yapmıştır.
Değişen hava şartlarında veya yağmur yağacağı zaman hastaların duyduğu ağrı, kesinlikle psikolojik değildir ama doktorlar da bu konuda bir görüş birliğine varmış değillerdir. Hastaların şikayetçi oldukları hava şartlan da çok çeşitli ve birbirleriyle çelişkilidirler.
Romatizma, en çok kol ve bacak eklemlerinde, sırt ve boyun kaslarında ya da vücudun başka bölgelerinde kendini gösteren, ağrı ve sızıları tanımlamak için kullanılan genel ve belirsiz bir terimdir.
Tedavide hastalığın özüne inilmek istenilir ama hasta için öncelik ağrının giderilmesindedir. 1950 yılından sonra gerçekleştirilen çalışmalar sayesinde romatizmanın anatomik ve klinik biçimleri sınıflandırılmış ve o zamana kadar pek etkin olmayan tedavide ilerlemeler görülmüştür.
Romatizma hastalarının şikayetçi oldukları hava şartlan değişiktir. Bir kısmı hava değişmeden önce ağrıları hissettiklerini, bir çeşit hava tahmini yapabildiklerini söylerlerken bir kısmı da hava değiştikten sonra ağrılarının arttığını söylemektedirler.
Hava şartlarındaki değişiklikler de farklıdır. Kimi hava basıncı, kimi sıcaklık kimi de nem miktarındaki değişiklikten, kimi artıştan kimi de azalmadan şikayetçidir. Bir kısmı değişiklikleri evin içinde hissettiklerini bir kısmı da açık havaya çıkınca ağrılarının arttığını söylemektedirler.
En çok şikayetçi olunan durum, hava basıncı düşerken nem oranının da beraber değişmesi yani yağmur gelmeden önce olan değişikliktir. Hava şartları ile kemikler, eklem yerleri, buralardaki elemanlar ve sıvılar arasında bilimsel bir ilişki halen kurulamamıştır ama bunca hastanın şikayetini de göz ardı etmek mümkün değildir.
Sırları daha yeni çözülen ve çok geniş bir alanı kapsayan romatizma hastalığından muzdarip ve hava şartlarının ağrılarını arttırdığından şikayetçi olan hastalara, doktorların şimdilik önerdikleri tek bir tedavi yöntemi var. Havası daha kuru ve bol güneşli bir yere yerleşmek.
Uyurgezerlik (Somnambulizm)
Uyurgezerlik (Somnambulizm)
Uykunun başlangıcından sonraki ilk saatlerde, yaklaşık 10 dakika süreyli ortaya çıkar. Bu sırada hastanın uyandırılması güçtür ve tabloya hatırlayamama eşlik etmektedir. Tam bilinçli değildir, nöbet kısadır.
Genellikle çocuklarda olur, yetişkinlerde nadirdir. Uyurgezerlik nöbetleri ağır değilse ilaçtan kaçınılır. Diazemin faydası olur. Ayrıca entidepresanlar da kullanılabilir. Hastanın nöbetin geldiği saatten önce uyandırılması da yararlı olabilmektedir.
Kişi uyurgezerlik sırasında tehlikeli girişimlerde bulunabileceğinden yaralanmayı önlemek için pencereye korkuluk konmalı ve kapı açılması zorlaştırılmalıdır.
Ülser
1- Mide onikiparmak bağırsağı ülseri: Mide ülseri mideden başka onikiparmak bağırsağı mukozasını da etkileyebilir. Hem mide, hem de onikiparmak bağırsağında belirtiler görülür.
2- Bağırsak ülseri: İnce bağırsağın son bölümünde oluşan ve mideonikiparmak bağırsağı ülseri belirtileri gösteren ülser. Bağırsak ülseri mide özsuyunun bağırsak mukozasına etkisi sonucunda oluşur. Tedavi için Ameliyat gereklidir.
3- Varisli ülser: Bir ayakta varis damarının genişlemesi sonucunda derinin yeteri kadar beslenememesi sonucunda oluşan mavimsi ülserler. Tedavisi varisin tedavi edilmesine dayanır.
4- Saydam tabaka ülseri: Travma veya virüs kökenli bir ülserdir. Saydam tabakada oluşan ülser yayılarak irisi ve kirpikleri de etkileyebilir.
5- Onikiparmak Bağırsağı Ülseri
6- Mide Ülseri
Tifo
Tifo
Salmonella typhi mikrobunun ye! açtığı bulaşıcı bir hastalık. Tifo, ya da bağırsak humması, hastalığa tutulmuş olan kişinin incebağırsağından kan yolu ile yayılarak başka organlara da yerleşir. Tifo yalnız insana özgü bir hastalıktır. İnsandan insana ağız yolu ile, hasta ya da sağlam taşıyıcıların dışkı veya sidiği ile pislenmiş yiyecek ve içeceklerle bulaşır. Tifoya çok benzeyen fakat daha hafif belirtiler veren paratifo hastalığına ise Salmonella paratyphinin A ve B türleri yol açar.
Tifo hastalığı mikrobun ağız yolu ile alınmasından aşağı yukarı on gün sonra başlar. Bu kuluçka döneminde mikroplar incebağırsak duvarında çoğalır ve lenf yollarına yayılırlar. Mikropların bağırsak çeperine iyice yerleşip kan yolu ile başka organlara taşınmasından sonra hastalık belirtilen görülmeye başlar. İlk belirtiler halsizlik, kesiklik, yavaş yavaş yükselen ateş. şiddetli baş ağrısı ve ürperti, karın ağrısı ve kabızlıktır.
İlk hafta sonunda hasta çok ateşlidir, zaman zaman sayıklar. Öksürük ve burun kanaması görülebilir. Bu sırada ince bağırsak yangıları artmıştır. Hastada çok şiddetli sulu sürgün vardır. Dışkı bezelye çorbası görünümündedir. Şiddetli su kaybı hastanın halsizliğini artırdığı gibi vücudun suyunun azalmasına neden olur.
Hastalık ikinci haftasında değişik organları da tutmaya başlar ve durum daha da kötüleşir. Bazen gövde ve karında soluk pembe bir döküntü göze çarpar, fakat birkaç günde kaybolur. Zatürre, menenjit ve öd kesesi spazmı gibi yan etkiler görülebilir. Karaciğer ve dalak yumuşar ve büyür, bu organların hastalığı yenme çabasında olan hücreleri kendilerini istilaya başlayan mikropları sararlar. Etkilenen bütün organlar hemen belirti vermeyebilirler; örneğin kemik ve eklemlerde aylarca sinsi bir gelişme olabilir. Bazen bu durum hastalığın iyileşmesinden sonra da görülür.Turner Sendromu
Bu durumda anormallik kalıtımsaldır. Hastalarda normal bir dişide bulunması gereken 46 XX kromozomu yerine, yalnızca 46 X kromozomu vardır. Dolayısıyla, bir X kromozomları eksiktir ve bu anormallik bir yumurtalık oluşum bozukluğuna yol açar.
Turner sendromu ya da yumurtalık gelişim bozukluğu, cüceliğe eklenmiş çeşitli oluşum bozuklukları bütünüyle nitelenir. Kötü oluşmuş ve yumurta oluşumuna varacak olgun folikül yapma yeteneğinden yoksun bir yumurtalık varlığına bağlıdır.
Bu oluşum bozukluğunun kökeni aydınlatılmıştır. Bir kromozom kusuruna bağlıdır. Hastanın kromozom yapısı (karyotip) incelendiğinde, taşıması gerektiği X kromozomlarından birinin eksik olduğu görülür. Normal bir dişinin kromozom formülünün 44 XX olduğu bilinmektedir. Turner sendromunda formül 46 X O’dır. Çocuk, doğduğunda belirgin olarak kızdır ve aile ancak ergenliğe doğru kaygılanmaya başlar. Gerçekten, yıllar geçmekte ve ergenlik olmamaktadır.Tifüs
Tifüs
Bulaşıcı bir hastalık. Tarih boyunca büyük salgınlara neden olmuştur. Etkeni Rickettsia grubundan bir mikrop olup, hastalık vücutta hızla gelişir. İnsandan insana bitlerle bulaşır. Kolayca salgın haline dönüşür ve ölümlere yol açar.
Tıp tarihine geçmiş değişik adlarla anılan pek çok hastalığın aslında tifüs olduğu anlaşılmıştır. 1760′a kadar tifüs adı kullanılmamıştır. On yedi, on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda Avrupa’da birçok tifüs salgını olmuştur.
1846′da hastalık göçmenler aracılığıyla Kanada ve Amerika Birleşik Devletlerine taşınmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Rusya ve Batı Avrupa’da salgınlar görülmüştür, İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Alman tutsak kamplarında yaygınlık kazanmıştır.
Hastalığın başlangıcında bilinç ve bellek bulanıklığı görülür. Bunun ardından şiddetli baş ağrısı ve ateş gelir. Hastalığın ilk haftasında derideki küçük kan damarlarında olan kanamalar deri döküntüsü gibi görünür. Hastalığın şiddetli türleri inmeye, sağırlığa, damar tıkanmasına ve kalbin bozulmasına neden olabilir.